Projemiz hızlı çalışsın diye muhtelif performans optimizasyonları yapıyoruz. PHP, apache, MySQL ve sunucuya ince ayarlar çekip optimizasyonun yeterli ya da ekonomik olmadığı durumlarda donanım güçlendiriyoruz.

Optimizasyonun fazlası gereksiz pahalı oluyor, çünkü optimizasyon için ayırdığınız vakit aslında bir maliyet (personelin saatlik ücreti üzerinden düşünebiliriz). Belli bir temel optimizasyondan sonraki ince ayar yerine donanıma yatırım yapmak daha ekonomik olabilir.

Ne Kadar Hızlı?

Peki ne kadar hızlı? “Hızlı”nın sonu yok aslında… 10Mbps yerine 20 Mbps, 4GB ram yerine 16GB ram, quadcore bir sürü cpu, sunucu “çiftliği”… ve hatta Yahoo’nun site hızıyla ilgili 13 prensibinden bir tanesi yerel sunuculardan bahsediyor. Yani her şehre bir sunucu koyarsanız çok daha hızlı sunabilirsiniz projenizi.

Yahoo’nun diğer bir prensibi web sunucusuna yapılan istemleri (request) sayıyor. Javascript, CSS ve imajlar gibi statik öğelerin yüksek sayıda olması demek, tarayıcınızın web sunucusuna bir sürü istek yapması demek. Ancak bu statik içeriklerin aslında “cache”de tutulduğu düşünülür ve KeepAlive’ın doğru düzgün ayarlandığı hesaba katılırsa atılan istem sayısının performansa etkisi çok da abartılı değil… Bu da istem sayısını düşürmeye yönelik önlemlere ne kadar vakit ayırmak gerektiği konusunda ikilemde bırakıyor insanı…

Bütün bunların geri dönüşü ne kadar etkiliyor peki?

FotoKritik

Bugün FotoKritik’e ek bir sunucu daha ekledik. Son zamanlarda 1 sn’nin üzerine çıkmaya başlayan php işlem hızı (exec time), tekrar 0.05 mertebelerine düştü.

Anlık ziyaretçi sayılarını karşılaştırdığımızda düne göre 1.5 ~ 2 kat arasında daha çok ziyaretçi gözlemliyoruz. Bunun sayfa gösterimini etkisini önümüdeki günlerde göreceğiz ve önemli bir yükseliş olacağı kesin.

Aslında sitenizin performans nedeniyle ziyaretçi kaybettiğinizi istatistiklerden de görebilirsiniz. Tekil kullanıcı sayınız artıyor ancak sayfa gösterimleriniz düşüyorsa, ya da tekil kullanıcıdaki değişimle kıyaslandığında sayfa gösterimlerinizdeki değişim eksi yönde açılıyorsa performans nedeniyle ziyaretçi kaybettiğiniz sonucuna varabilirsiniz.

Tabii ki ziyaretçi ve gösterim sayılarını etkileyen bir sürü faktör var, bunların içinde gündemden tutun tatillere, benzer içerikteki rakip sitelerin durumundan Türkiye’nin yurtdışı çıkışlarına kadar bir sürü değişken var. Bu değişkenleri takip edip istatistikleri yorumlamak da tabii ki ilgili projenin ekibine kalıyor…

En son wordpress’e erişim mahkeme kararıyla engellenmişti.
Bugün izlesene.com‘a erişimin yakında engellenme ihtimali olduğu duyumunu aldık.
Az önce ise rastgele gezinirken flickr blog’unun (http://blog.flickr.com) erişiminin engellendiğini gördüm hayretle.

Bunun adı rezalet, başka bir şey değil.
Bu şartlar varken Türkiye internetini nasıl geliştirebiliriz biri söyler mi bana?
Temiz internet önünüze gelen siteyi kapatarak sağlanmaz.
Bunun adı temiz internet değil düpedüz sansürdür.

Hadi wordpress‘i anladık, youtube bir derece, izlesene tamam ama flickr.com sitesinin resmi blogunda Türkiye’den erişimin yasaklanmasını gerektirecek ne gibi bir içerik olabilir?


Ey büyüklerim, büyüklere saygım sonsuzdur ama üzgünüm, artık bunu yazmalıyım!

Ben sizden utanıyorum.
Uygulamalarınızdan utanıyorum.

Yargısız infazları kınıyorum, hangi hukuk devletinde önce cezalandırıp sonra yargılanır??!?
Geri kalmış ülkelerin zihniyetiyle mi gireceğimizi zannediyorsunuz AB’ye ?
Böyle mi ulaşacağız muhassır medeniyetler seviyesine…

Yazıklar olsun…

Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.
Ağlayasım geliyor…
Ama gülenler de var biliyorum:
Gerçekten interneti kirletenler gülüyor bu uygulamalara, üstelik ağızlarıyla gülmüyorlar…
Nereleriyle güldüklerini de siz bulun!

Web gelişiyor. Web2.0 diye isim koydu buna O’reilly, bundan da iyi ekmek yiyor ama olay 2.0, 3.0 değil. Web gelişiyor ve gelişmeye devam edecek.

Gelişirken de tasarımcının en büyük kabusu, kullanıcıya sunulması gereken bir sürü fonksiyonu çok basit bir şekilde sunmak, ortaya çıkartılan komplike aksiyonları kullanıcının kolaylıkla anlayabileceği gibi sunmak.

Bu konuda hepimiz deneme yanılma ile, yapılan örnekleri inceleyerek, tecrübe ederek birşeyler yapmaya çalışıyoruz.

Yahoo bunu kütüphaneleştirme yoluna gitmiş:
http://developer.yahoo.com/ypatterns/index.php

Tasarımın robotlaştırılmasına, bu tarz kütüphanelerle belirli limitlere sokulmasına karşıyım ancak bu kütüphaneyi takip ederek güzel çözümlere ulaşılabilir ve tasarım çözümleri konusundaki dağarcığımız geliştirilebilir…

Bu ülkede internet sektöründe çalışmanın en büyük zorluğu, büyük bir çoğunluğun interneti keşfetmemesi. 11 yıldır bu işi yapıyorum ve başından beri ne yaptığımı insanlara anlatmakta zorlandım.

Web sitesi tasarlarken “bilgisayarcı” zannedildim bilgisayarı bozulan beni arardı.
Web tabanlı yazılım geliştirirken “programcı” oldum, muhasebe programıyla işim olmadığını anlatmaya çalıştım hep.
Web2.0 projelerine odaklandığım şu aralar ise “web tasarımcı” zannediliyorum…

Bu işe başlayalı 11 yıl oldu, 3-4 sene önce bıraktığım “web tasarımcısı” ünvanını (!) yeni bahşetti bana insanlar.

10 yıl geriden geliyoruz ne acı…

Gezinirken bir bakayım dedim Arda Kutsal’ın Blograzzi’si son neler yapmış diye, Wordpress’e erişimin engellendiğini öğrendim…
Üzüldüm açıkçası…

Daha önce ekşisözlük ve youtube yasaklanmıştı. Bu yasaklardan web2.0 projesi geliştiren herkes birgün nasibini alacak çünkü eminim ki bu yasakları koyan yargı üyelerinin internetten, internetin doğasından haberi bile yok ve öğrenmeleri korkarım bir 4-5 yılı bulur…

Weble uğraşan bu kadar kişi, bu kadar firma var…
Bir şeyler yapsak artık insanları uyandırmak için??

Web dünyasını gün geçtikçe daha çok gerçek dünyayla birleştirmeye başlıyorum. Gerçek hayatta iş hayatımızda, özel hayatımızda neleri yaşıyorsak webde de aynılarını yaşıyoruz.

Canımız sıkılınca film izliyoruz, arada bir sanat galerine gidiyoruz, haber kanallarını açıp şöyle bir bakıyoruz neler olup bitmiş diye… Yatkın olanlarımız “gece hayatı” (!) ‘na takılıyor.

İlgi alanlarımıza giren sosyal gruplara takılıyoruz, sonra bu topluluklarda bazı gruplaşamalar olmaya başlıyor. Kimi kimini sevmiyor, bazen bir bakıyoruz “buralar da bozuldu artık abuk subuk insanlar doldu” diyoruz küsüyoruz bir süre gitmiyoruz.

Güzel bir kız gördük mü dönüp bakıyoruz, efendi olanlar çaktırmadan bakıyor, ayılar bakmakla kalmayıp sözle taciz ediyor. Allahtan internette elle taciz biraz zor :P

İş hayatında ise türlü türlü stratejiler geliştirmek gerekiyor. İyi bir ürün üretmeniz yetmiyor. Müşteri ilişkilerinden pazarlamasına, halkla ilişkilerine, işbirliklerine ve stratejisine kadar birçok alanda çaba göstermeniz gerekiyor.

İnternet çok büyük bir mecra. “Word of mouth marketing” (ağızdan ağıza pazarlama olarak çevirilebilir belki) dediğimiz pazarlama o nedenle çok etkili oluyor.

Halkla ilişkiler için, nasıl profesyonel firmalar medyada şirketleri ile ilgili haberlerin çıkması için çaba gösteriyorsa, web2.0 projeleri de bloglarda tartışılabilmek için yarışıyor. Ego tatmini için değil, pazarlama ve markanın benimsetilmesi için. Projeler artık yayına çıkmadan önce blog yazarlarına “özel gösterim”ler sunuyor. Blog yazarları da kendi medyalarında çıkmak üzere olan bir projeyi diğerlerinden erken yayımlamak için yarışıyorlar…

Dünyadaki web2.0 projeleri markaya çok büyük önem veriyor. “Sana” nasıl bir marka olduysa, Vakko, Beymen nasıl ismini kafalarımıza kazıdıysa flickr, yahoo, google, facebook, dig, technoratti de web dünyasında kafalara kazınıyor. Jenerik isimlerden uzak duruyor markalar…

Pazarlama için ise web2.0′da farkı yaratan şüphesiz ki widget’lar (kutucuk)…
Viral pazarlamanın en etkili yönü olan kutucuklar, aynı gerçek hayatta burnumuzun akmasına neden olan grip virüsü gibi siteden siteye yayılıyor. Hem markalaşmaya katkı sağlıyor, hem bedava reklam yapıyor hem de Google pagerank’imizin artmasını sağlıyor.

Komik bir şekilde bu projelerin gelişmesinde en küçük etkeni ise reklam sağlıyor. Diğer alanlarda hazırlık yapmadan yaptığınız reklam kampanyaları projelerinizi sadece bir noktaya kadar geliştirebiliyor. Gerçek hayatta nasıl reklam stratejisi belirlenmeliyse web’de de öyle. Gerçek hayatta takip eden ürün olarak çıkıp devasa reklam bütçeleriyle kendini batıran bir sürü firma var. Bir o kadar web projesi de var.

Web2.0 projesini patlatmanın “modern” yöntemleri var. Ben sadece aklıma geldiği gibi 1-2 anahtar terimden bahsettim. Umarım bu anahtar kelimelerden ilham alanlar olur…

Dünyada hergün milyonlarca fotoğraf internet üzerinde paylaşılıyor. Aynı yerler binlerce farklı göz tarafından onbinlerce farklı açılardan kaydediliyor ve paylaşılıyor.

Bunca fotoğraf ne olacak peki?
İşte bu olacak:

http://labs.live.com/photosynth/videodemo.html

Etkileyici…

Backpack‘in yeni versiyonu çıkmış. API’si de var, bilmiyorum önceden de var mıydı.

Developer’ın teki PackRat diye bişey geliştirmiş. Backpack bildiğiniz üzere online bir kişisel organizer. Todo listenizi, mesajlarınızı, reminder’larınızı takviminizi falan tutabileceğiniz bir uygulama. PackRat bunu desktop’a taşıyor, online olunca senkronize ediyor, offline’ken de kullanabiliyorsunuz. Böylece backpack offline’ken erişilememe sorununu çözmüş oluyor, packrat ise 24$dan satabileceği bir minik ürün ortaya koymuş oluyor….

Türk’ün biri Ginger’ın kopyasını yapmış diye duyduğumda aklıma bikaç yıl önce go-cart pistindeki muhabbet geldi. 2 endüstri, 1 makine bir de kimya mühendisi olarak “yaparız lan biz bu karting arabasından” geyikleri yaparken bir bıyıklı yaklaştı yanımıza… “Biz denedik şase yamuldu” dedi kıllı amca bana…

Dedim malzeme ne kullandınız şasede? Su borusu!

Su borusuyla karting arabasını kasmış yapmış adamlar, japonyadan motor bile getirtmişler ama şase yamulmuş, niyeyse ?!? Neyse ki aşağıdaki ginger kopyası böyle acıklı bir hikaye değil :P

Rahmetli babam yasaklar koymazdı biz büyürken. Kendisi zamanında az haylaz olmadığı için sanırım, yasakların ihlal edilmek için konduğunu bilirdi.

Otur da ders çalış diye baskı yapmadı bana hiç, ben ders kitabının arasına mecmua koyar okurdum derdi, beni zorlasa benim de muhtelif uyanıklıklarla kendisini atlatabileceğimi ya da atlatmaya çalışacağımı bilirdi. Onun yerine başarının hayatımı kurtaracağını kısa ve öz söyler çekilirdi. Onu da çok nadir söylerdi zaten… Konuşmadan da anlayabilirdik biz birbirimizi…

Kahvehane gibi bilardo salonları vardı eskiden. Ben çocuğum olsa gitmesini istemezdim böyle yerlere. Babam ona da karışmazdı tasvip etmese bile, sadece gidip gitmediğimi bilmek isterdi.

Ne kadar sıklıkla, hangi zamanlar gidiyorum, okulu ne zaman asıyorum onu birinci ağızdan bir şekilde öğrenirdi sadece. Böylece kontrol her zaman elinde olurdu.
Hiç sınırı aşmadım, ama şu an biliyorum ki aşsaydım orada müdahale edip beni kurtaracak biri bekliyordu aslında…

API’yi anlamıyor hala geliştiriciler. Binbir güçlükle toparladıkları içeriği API gibi bir nimetle altın tabakta sunmak istemiyorlar. Ya da projelerinin “kurcalanması” fikri hoşlarına gitmiyor. API geliştirmekte harcadıkları zamanın kendilerine nasıl bir geridönüş sağlama potansiyeline sahip olduğunun farkında değiller.

Web2.0′ı alevlendiren en önemli faktörlerden biri de API’ler aslında. Çalmaya niyeti varsa insanların, bizden habersiz içeriğimizi sömürmesi yerine bizim belirlediğimiz kurallar içerisinde, bizim bilgimiz dahilinde çalmalarına izin vermek daha etkin bir çözüm.

Üstelik projenin yaygınlaşmasında da çok büyük desteği var. Tasarım prensibi olarak çok fonksiyon sunmak değil, ihtiyaçlara cevap verecek minimum fonksiyonu sunabilmek asıl maharet… Peki sunulmayan o fonksiyonlar ne olacak? İşte orada API devreye giriyor.

API, servisinizin eksiklerini keyiflerine göre tamamlayacak geliştiriciler kiralamanız demek… Üstelik kira ücretini sizin ödemenize gerek yok, yaptığı ek servisten kazançlarını kendi planlayacak geliştiriciler.

… ve emin olun, dünya çapındaki büyük web2.0 projelerinden gördüğümüz kadarıyla API sunan proje, API’yi kullanan geliştiricilerden daha çok kazanç sağlıyor.

“Dolaylı yoldan! API’nizi parayla sunmaya kalkmayın sakın ondan bahsetmiyorum :)”

Web2.0 paylaşım üzerine inşaa edilmiş bir paradigma, API bu paylaşımın en uç ve en etkin noktası. Geliştiriciler olarak bu konuya daha çok eğilmemiz lazım (özeleştiri!)

Nokta’ya geldiğim günden beri savunduğum bir yaklaşım vardı… Yeni gelişen web’de, buna web2.0 diyoruz aslında, teknik anlamdaki başarıyı getiren iki önemli, farklı faktör var:

1. Sürekli değişim
2. Hibrid tasarımcı kavramı

Sürekli Değişim

Eskiden sağlam bir planlama, tüm fonksiyonlara karar verip analiz etme ve ürünü çıkarma şeklinde işliyordu projeler.

Sonraki versiyon uzun bir süre sonra, yine benzer aşamalardan geçtikten sonra çıkıyordu. Çıkana kadar kimsenin bilmediği, gizli kapaklı hummalı çalışmalar sürüyordu.

Yeni yaklaşımda ise planlama yapılırken detaylara gömülmek yerine:

- ilk versiyonu çıkar
- kullanımı analiz et, ihtiyaçları belirle
- yeni versiyonu çıkar
- kullanımı analiz et, ihtiyaçları belirle
- yeni versiyonu çıkar

şeklinde ilerliyor herşey. O kadar çok versiyon çıkıyor ki, versiyon diye bir kavramı kullanmıyor bile bir çok proje… Versiyonlamamayı “sürekli beta” olarak adlandıranlar bir ara çok modaydı.

Bu, tasarımın defalarca değişmesi demek… Veritabanına eklenen/çıkan yeni alanlar, yazılımın arada bir tepetaklak olması demek.

Buna tasarımcıların ve yazılımcıların kendini hazırlaması ve sürecin doğal bir parçası olarak kabullenmeleri gerek.

Bu “yap-boz”ların hızla gerçekleştirebilmesi açısından framework’ler çok büyük şeyler kattı dünyadaki büyük projelere.
Ya da belki de tam tersi, büyük projeler framework’lere ilham kaynağı oldu. Framework kullanmayan büyük projeler de framework’lerin getirdiği avantajları sağlayan altyapılarını kurarak ilerlediler. Kendilerine özgü frameworkler kurdular diyebiliriz belki de…

Kibrit Tasarımcı!

Ne demek hibrid?? Ah be TDK yetişemiyorsun ne yazık ki gelişen teknolojiye…

“Wepçi” arkadaşlara dedim ki,

….. web tasarımcısı diyelim de ayıp olmasın

Web tasarımcısı arkadaşlara dedim ki, unutun o firmalara sayfa hazırlarken “ben fotoşop’ta yaparım, htmlci sayfa haline getirsin çünkü ben programcı değil sanatçıyım” laflarını…

Artık öyle bir şey kalmadı üzgünüm. CSS’i sevgilisinin yuvarlak hatları kadar bilmeyen web tasarımcısı 5-10 sayfalık kurumsal site tasarlamaktan öteye geçemez. Ajax’ı nerede kullanmaması gerektiğini bilmeyen, actionscript’in kabiliyetlerinden bihaber olan tasarımcı anca “bizim yeğen de yapıyor web sitesi” cümlesinin öznesi olabilir…

Sevgi Kelebeği - bengidiyorum.blogspot.com
sevgi kelebeği

Web tasarımcısı, grafik tasarımcısından farklı olarak, internet gurusu olmalı. Programlamaya, daha doğrusu analitik düşünceye çok ters olmaması lazım. Uçuk kaçık hayal dünyasında yaşayan, sanat kim içindir geyiklerine giren entellektüel sevgi kelebekleri yerine, estetik duygusu güçlü olan ve tasarım ilkelerini bilen, CSS’te organizasyon yapabilen, javascript’te 3-5 satır if-else cümleleri kurabilen programcı-tasarımcı arası ortaya karışık web tasarımcıları hayatta kalacak web2.0′da, web3.0′da ve hatta ‘web9.0.1rc1 build 3425′te…

Bu ortaya karışık yanar dönerli şeye hibrid tasarımcı diyoruz.

Sonuç

Yazılar giriş-gelişme-sonuç şeklinde olmalıdır. Buyrun size sonuç (lisedeyken de nefret ederdim edebiyat derslerinden, öys’de türkçeden top çekmiştim o ayrı…)

Arda Kutsal şu yazısında Türkiye’deki geliştiriciler olarak global ürün çıkarmamız gerektiğinden bahsetmiş.
Altına 3 sayfa huysuzluk yaptım, muhtemelen gıcık oldu Arda bana :)

Global ya da lokal, dünyadaki projelerle yarışacak boyutta proje çıkarmak istiyorsak üşenmeyeceğiz….

Framework’lere geçmek için üşenmeyeceğiz,
2 günde bir tasarım mı değişir canım demeyeceğiz,
Ben sanatçıyım kardeşim kodlama benim sanatımı öldürür diye kendimizi kısıtlamayacağız,
script.aculo.us neymiş ben de yazarım ne var ki’lerle vakit kaybetmeyeceğiz.

Bu iş teknik bir iş… Hem de çok teknik bir iş. “Fikrimgeldi”den öteye geçebilenler Türkiye’nin internetini ayağa kaldıracak olanlardır.

Benden söylemesi
(evet, hem huysuz hem de ukelayım!)